Pazar, Ekim 08, 2006

Vahşi Barış: İlkel Farkındalık Yoluyla İyileştirme İlişkileri

“Bu izcinin dışarıda dinlediği sessizliktir…” Tom Brown, İzci
Post-modern endüstriyel uygarlığın içerisinde yetişmişler için acı gerçek, ilişkilerimizin büyük çoğunluğu tek kelimeyle mahvolmuştur. Tarihte kendimiz ve vahşi ilişkilerimiz (çevre) arasındaki saygılı samimiyeti deneyimlememizin bir norm olduğu bir noktaya gelmiş bulunmaktayız. Daha sonra, her gün bizi çevreleyen insanlar ve kendimiz arasındaki saygılı samimiyeti deneyimlediğimiz bir noktaya ulaştık. Ve şaşırtıcı olmayarak, bizler en derin kendimizle dürüst bir samimiyeti de deneyimleriz. “Varoluşsal krizin –anlamsız bir evrende eninde sonunda yalnız kalacağımız hissi- “insanlık halinin” tek kelimeyle esas bir görünüşü olduğu düşünülür. Hem boş bir “insanlık hali” hem de yaşamlarımızı tahakküm altına alan kişisel olmayan bir çok güce karşılık, bizler zorlayıcı bir şekilde yüz yüze olduğumuz gerçeklikten kurtulmanın yollarını ararız. Kaçışlarımız, tam gelişmiş alkol ve ilaç kullanımından Amerika’da her gece TV’nin karşısında ortalama 5 saat geçirmemize doğru çeşitli bağımlı davranış biçimlerinden gelir. Tüm bu oranlar, gerçek yaşamın an be an akıp gittiğini ve tek kelimeyle bizim orada olmadığımızı gösterir.

Bu bozuk ilişkilerin iyileştirilmesi sürecine nasıl başlayacağız? Cevap tahakkümcü bir toplumda yetişmiş ve koşullandırılmış çoğumuz için derin olarak zor olsa da gene de basittir. Cevap—bana kalırsa—“susup dinlemeyi” öğrenmemizdir. Daha diplomatik bir şekilde koyarsak, bizler saygılı sessizliğin ve sayısız yüzyıllık geçmişteki ilkel atalarımızın adilce bir karakteristikleri olan yargısız dikkat becerilerini yeniden öğrenmek zorundayız. Tahakkümcü bir toplumda, diğerleri üzerinde iktidarı elde etmek için işleyen kural; “Ben konuşurum, sen dinle”dir. Her birimiz bu kuralı içselleştiğinden, bizler ister bunlar beyinlerimizin içerisindeki gevezelik sesleri olsun isterse de ağızlarımızdan çıkan gevezelik sesleri olsun, daha çok kendi seslerimiz duyarız—çoğu kez tartışma, yargı ve rasyonelleştirme sesleri—. Bu, kendi en sinsi biçimiyle —kendimizin bir parçası yapmaya koşullandırıldığımız avukat ve hakim- “sembolik düşüncedir”. Bizler sonra duyulmak için çırpınan diğer insan sesleri ve kendi sesimiz arasındaki mücadeleye takılırız—ve her hangi bir münakaşada tartıştığımız takılan insanlar gibi, bizler sesleri tartışmanın dışında yalnız bırakır. Sık sık sonra, mücadele bizim için çok fazla olmaya başladığında, veya kendi yolumuza gitmediğinde, tek kelimeyle konudan ve tartıştığımız o insandan kaçınmaya başlarız—ilişkiyi keseriz. Kaç kez birbirimizin sözümüzü kestiğimizi anladığımız sohbetlerde bulunduk? Veya dışarıya karşı sessiz olsak bile, genellikle içeride ne cevap vereceğimiz hakkında ya “doğru olup olmadığını öğrenmeye çalışırken” ya da üzerinde düşünürken söylenmiş olanı yargılamaya odaklanırız. Kaçımız neredeyse herkesin yaralı ve yanlış anladığını hissettiği iktidar mücadeleleri içerisinde parçalanmış olan ilişkileri deneyimledi?

Bu aynı dinamikler (şaşırtıcı olmayan bir şekilde) sonra insan alanının dışındaki ilişkileri sarar. Kaç kez ormana uzun bir yürüyüşe çıktık ve kendimizi tamamen çevremizdekileri görmeden veya duymadan düşüncelere dalarken bulduk? Bu düşünceler çoğu kez yaşamlarımızda bazı politik dram veya anlaşmazlıklar (hem kişisel hem de kişisel olmayan) ile ilgilidirler, veya hem çevremizdeki dünya hakkındaki hükümlerden hem de bu hükümlerin rasyonelleştirilmesinden oluşturulmuştur. Bazen, hemen hemen TV izlerken olduğu kadar etkili bir gerçeklikten (ilişkiler) kurtulmamıza imkan veren fantezilerden oluşturulmuştur. Dinamik kendi vücutlarımızla nasıl iyi ilişki kurduğumuza bile hakimdir—durum ileri gidene kadar yorulmuş, susamış veya gergin olmaktan kaçınamadığımız düşüncelerimiz tarafından kaç kez sürüklenmiş bulunuyoruz?

Kağıt üzerinde anlamsız yazılar.
Onların anlamları olduğunu düşünüyorsunuz.
Durun. Şimdi gözlerinizi hissedin.
Böylece, ilişkilerimizi iyileştirecek ve varoluşsal krizimize son noktayı koyacak türde saygılı iletişimleri kolaylaştırmaya başlamak için sessizliği ve farkındalığı (susup dinlemeyi) geliştirmeye nasıl başlayacağız? Şimdi hemen akla gelen iki üç pratikten bahsedelim;

1. Muhabbet Çemberi:
"Gerçeği söylemek için çok söze gerek yok " --Şef Joseph, Nez Perce
Önem verdiğiniz ve sizinle ve birlikte samimi ve dürüst bir ilişkinin peşinde olmaya razı olan insanlarla bir araya gelin. Her zaman çözülecek bir mesele veya alınacak önemli bir karar vardır. Birlikte bir çember oluşturarak bir yere oturun ve konuşmaya başlayın. Herkes tüm dikkatini ve varlığını verirken, bir anda sadece bir kişi konuşmalıdır. Çember içindeki konuşmanın—yakın dikkate ve öneme layık olan- kutsal bir konuşma olduğu üzerinde düşünün. Herkesin konuşmak için eşit şansa sahip olması için çemberin etrafını dolaşın. Dinlerken, onlara tam ve bölünmemiş dikkati göstermek için yeterli konuşan kişiye saygı duyun—özellikle de zaten katılıyor olduğunuz ve her hangi bir değer verdiğiniz bir şeyden bahsetmediklerinde. Ayrıca dinleyenlere saygıdan bahsederken – doğru bir şekilde, açık & az ve öz konuşun. “Sen” ifadeleri yerine “Ben”—i.e. “Hissediyorum…[söylediklerine kırıldım]” veya “Algılıyorum…[söylediklerin bir saldırı gibi]” ifadelerini kullanın—“sen…[aşağılık herif]”). Bu tip ifadeler bizim diğerlerinin özerkliğine ve kendi hükümlerimize sahip olurken onların perspektiflerinin geçerliliğine saygı duymamıza izin verir. Olabildiğince kısa & açık sözlü olun—peşin olarak planlanmış olan yazıları değil o anlık hissinizi konuşun. Sohbetin konusu tükenene anlaşmazlık çözülene ve karar alınana kadar çemberi dolaşmaya devam edin—ümitle herkesin temel hoşnutluğu gerçekleşsin. Bu “muhabbet çemberlerinde öğrendiğiniz derslerle ”kendinizi bulacağınız başka bir durumdaki insanlarla olan etkileşimlerinizi ve er geç diğer türlerle de olan etkileşimlerinizi bütünleştirin.
2. Yürüyüş Çemberi:
"Ormandayken, kaybolmazsınız. Arkadaşlar ve kutsal olan tarafından kuşatılırsınız." Joe Coyhis, Stockbridge-Munsee’si
Ormanda yürüyüşe çıkın ve beyninizin dolaştığını (i.e. sembolik düşüncede kaybolmuş olduğunuzu) fark ettiğiniz zaman, odağınızı yavaşça nefesinize yeniden yöneltin. Burun deliklerinizden girip vücudunuzun derinliklerine inen havayı hissedin—en alt karnına doğru nefes al. Sonra farkındalığınızı yavaşça nefesinizden tüm vücudunuza doğru genişletin. Vücut duyularınızı hissedin (ağrıları, acıları, sıcağı, soğuğu, ayağınızın altındaki yeri vs.) ve onları tamamen sadece deneyimleyin. Vücudunuzdaki her hangi bir gerilimin farkına varın ve her nefes verişinizde hissettiğiniz gibi onu hafifçe gevşetin. Şimdi bu farkındalığı harici duyularınıza (görme, duyma, işitme vs.) doğru genişletin ve bunlara yapabildiğiniz kadar odağınızı koruyun. Eğer odağınız beyin gevezeliğine doğru kayarsa, işleme yeniden başlayın. Bunu yaparken kendinize karşı sabırlı olun ve ne kadar iyi yaptığınız hakkında hükümler vermeye takmayın. Kendinizi yakalamadan önce düşüncede kaybolmuş olarak ne kadar zaman harcadığınıza takmamayı unutmayın, her zaman başınızın dolaştığının farkına varın ve sonra bir kere daha uygulamış olduğunuz odağınızı nefesinize-vücudunuza-duyularınıza yeniden yöneltin. Ne kadar çok denerseniz kısa zamanda daha iyi olacaksınız ve bu daha kolay olacaktır. BU durumda olduğunuz için kendinizi yargılamış olabileceğinizin ne kadar kötü olduğu önemli değildir.


3. İlişkilerimizin Çemberi:
"…bana hiçbir uygarlığın gözünü kaçıramayacağı bir vahşilik verin. …" --Henry David Thoreau
Dışarı çıkın ve uygar Matrix’e olan bağımlılığınızı oalbildiğince kurun. Yaşamınızı kontollü iklimi, kutu evler, saat zamanı, çalışma, endüstriyel teknoloji, kitle medyası ve para ekonomisinin dışında sürdürmek için yapabildiğiniz kadar çok zaman harcayın ve ne yapabilirseniz yapın. Tüm bunlar, tahakkümün siyasetinin sadece çaresiz olmadığı, bir çok düzeyde tamamen zorunlu olduğu uzaklaşma psikolojisini yarattığı yanlış bir çevreyi yaratmak için bir araya gelmiştir. Çeşitli ilkel kendine güven sanatlarını öğrenin- yürüyüş, toplayıcılık avcılık, tuzak kurma, balık avlama, barınak, tekneler, Ateş’i çağırma , vs.—ve aldığınız dersleri tüm yaşamla bütünleştirin. Ayrıca, bu sanatların temel yollarınızı değiştirmesiyle karşı karşıya gelmeye açık olun—ilkel hayatta kalma çoğu kez tekniğin değil varlığın bir sorunudur. Uygarlığa olan direnişinizin varlıkta bu temel yön değiştirmeden doğal olarak ortaya çıkmasına izin verin. İçinde yer alacağınız devrim hem karakterde hem de etkide İlksel olacaktır.

İlksel farkındalığımız bu (ve diğer) pratiklerimiz yoluyla geliştikçe, ormana doğru yürümek er geç değişmez bir sohbet haline gelecektir—vahşileşmeler her zaman kendimizle iletişim kurmaktır. “Hayvanlar insanlarla konuştuğu” zaman sadece atalara ait mitolojiler olarak bilinen devirlere gerçekten hiç de uzak değildir, burada ve şu anda da olabilir. Bununla birlikte onların mesajları, çoğu kez ince, sezgisel, ve ıskalamaya elverişlidir—saygılı “dinleme” becerisini geliştirmedikçe. Bu beceri kontrol politikasının iletişimin tartışmacı biçimleri ve düşünmenin hükümsel yolları tarafından desteklendiği baskın kültürde ciddi bir şekilde eksik olduğu halde, onla yeniden bağlantıya geçmek ve dünyada varlığın daha iyi bir biçimine kısa bir bakışa yaklaşmak imkansız değildir. Böylece diğer sözlerle, tüm ilişkilerimizle ilksel bir yolda yeniden bağlantıya geçebilmek için, sadece beyninizdeki polisi öldürmeyin—aynı zamanda beyninizdeki avukatı ve hakimi de öldürün.
Bu fikerlere ilgi gösterenler benimle bu adresten iletişime geçebilir: redwolfreturns@hotmail.com.

Çeviri: Ramapithecus

Uygarlığa Karşı Vahşinin Günlüğü 47. sayıdan alınmıştır.

In Search Of The Primitive

In machine based societies, the machine has incorporated the demands of the civil power or of the market, and the whole life of society, of all classes and grades, must adjust to its rhythms. Time becomes lineal, secularized, "precious"; it is reduced to an extension in space that must be filled up, and sacred time disappears. The secretary must adjust to the speed of her electric typewriter; the stenographer to the stenotype machine; the factory worker to the line or lathe, the executive to the schedule of the train or plane and the practically instantaneous transmission of the telephone; the chauffeur to the superhighways; the reader to the endless stream of printed matter from high speed presses; even the schoolboy to the precise periodization of his day and to the watch on his wrist; the person at "leisure" to a mechanized domestic environment and the flow of efficiently schedule entertainment. the machines seem to run us, crystallizing in their mechanical or electronic pulses the means of our desires. The collapse in time to a extension in space, calibrated by machines, has bowdlerized our natural and human rhythms and helped disassociate us from ourselves. Even now, we hardly love the Earth or see with eyes or listen any longer with our ears, and we scarcely feel our hearts beat before they break in protest. even now, so faithful and exact or the machines as servants that they seem an alien force, persuading us at every turn to fulfill our intentions which we have built into them and which they represent--in much the same way the perfect body servant routinizes, and finally, trivializes his master.

Of such things, actual or possible, primitive societies have no conception. Such things are literally beyond their wildest dreams, beyond their idea of alienation from village or family or he earth itself, beyond their conception of death, which does not estrange them from society or nature but completes the arc of life. There is only one rough analogy. The fear of excommunication from the kinship unit, from the personal nexus that joins man, society and nature in an endless round of growth (in short, the sense of being isolated and depersonalized and, therefore, at the mercy of demonic forces - a fear widespread among primitive peoples) may be taken as an indication of how they would react to the technically alienating processes of civilization if they were to understand them. that is, by comprehending the attitude of primitive people about excommunication from the web of social and natural kinship we can, by analogy, understand their repugnance and fear of civilization.

Primitive societies may be regarded as a system in equilibrium, spinning kaleidascopically on its axis but at a relatively fixed point. Civilization may be regarded as a system in internal dis-equilibrium; technology or ideology or social organization are always out of joint with each other - that is what propels the system along a given track. Our sense of movement, of incompleteness, contributes to the idea of progress. Hence the idea of progress is generic to civilization. And our idea of primitive society as existing in a state of dynamic equilibrium and as expressive of human and natural rhythms is a logical projection of civilized societies and is in opposition to civilization's actual state. But it also coincided with the real historical condition of primitive societies. The longing for a primitive mode of existence is no mere fantasy or sentimental whim; it is consonant with fundamental human needs, the fulfillment of which (although in different form) is precondition for our survival. Even the skeptical and civilized Samuel Johnson, who derided Boswell for his intellectual affair with Rousseau, had written:

When man began to desire private property then entered violence, and fraud, and theft, and rapine. Soon after, pride and envy broke out in the world and brought with them a new standard of wealth, for men, who till then, thought themselves rich, when they wanted nothing, now rated their demands, not by the calls of nature, but by the plenty of others; and began to consider themselves poor, when they beheld their own possession exceeded by those of their neighbors.

This may be inadequate ethnology, but it was the cri de couer of a civilized man, for a surcease from mere consumption and acquisitiveness, and so interpreted, it assumes something about primitive societies that is true, namely, predatory property, production for profits does not exist among them.

The search for the primitive is, then, as old as civilization. It is the search for the utopia of the past, projected into the future, with civilization being the middle term. It is birth, death, and transcendent rebirth, the passion called Christian, the trial of Job, the oedipal transition, the triadic metaphor of human growth, felt also in the vaster pulse of history. And this search for the primitive is inseparable from the vision of civilization. No prophet or philosopher of any consequence has spelled out the imperatives of his vision of a superior civilization without assuming certain constants in human nature and elements of a primitive condition, without, in short, engaging in the anthropological enterprise. A utopia detached from these twin pillars - a sense of human nature and a sense of pre-civilized past - becomes a nightmare. For humanity must be conceived to be infinitely adaptable and thus incapable of historic understanding or self amendment. Even Plato's utopia presumes, at least, a good if no longer viable prior state, erroneously conceived as primitive by the refined Greek when it was merely rustic; and the republic was, after all, founded on a theory of human nature that was certainly wrong. Nevertheless, it was a saving grace, for Plato believed that his perfectly civilized society would realize human possibilities not merely manipulate them.

Even the most brilliant and fearful utopian projections have been compelled to solve the problem of the human response, usually with some direct or allegorical reference to a prior or primitive level of functioning. In Zamiatin's We, a satirical work of great beauty, the collective society of the future is based on, and has become a maleficent version of, Plato's Republic. The people have been reduced to abstract ciphers, their emotions have been controlled and centralized (as in the Republic, mathematics is the most sublime language; but it is not a means of human communication, only an abstract dialogue with god); and history has ceased to exist. Zamiatin documents the growth of the internal rebel who is gradually educated in the experience of what the regime defines as love. When the revolt against this state of happiness occurs, the civili power uses two ultimate weapons: one is a method of instantaneously disintegrating the enemy. Since the enemy is legion, the other method is the "salvation" of the person, as an eternal civil servant, through a quick, efficient operation on the brain that results in a permanent dissociation between intellect and emotion without impairing technical intelligence. Zamiatin's description of the rebel rendered affectless, lucidly describing the changes on his beloved coconspirator's face and feeling nothing as she dies, anticipates Camus and transmits in its terrifying, poignant flatness a psychological truth about our time that has become a dreadful cliché. Zamiatin informs us that such a materialist, secularized and impersonal utopia can function only by altering human nature itself.

And, outside the glass wall of this utopian city which had arisen out of the ruin of the "final" war between the country and the city is a green wilderness in which primitive rebels live off the land, alive to their humanity, and seek to free the ultimately urbanized brother within.

Stanley Diamond

Salı, Eylül 12, 2006

Ataerkillik, Uygarlik ve Toplumsal Cinsiyetin Kökenleri

Uygarlık, esas itibariyle doğanın ve kadının üzerinde uygulanan tahakkümün tarihidir. Ataerkillik, kadına ve doğaya hükmetmek anlamına gelir. Temel olarak bakıldığında bu iki kavram aynı anlama mı gelmektedir?

Felsefe, iş bölümünde ortaya çıkan ve ortaya çıktığı andan bu yana yayılan bir ıstırabın krallığını, onun uzun sürecini çok defa görmezden gelmiştir. Héléne Cixous felsefe tarihini “babalarin zinciri” olarak tanımlar. Tıpkı ıstırap gibi, kadinlar da bu zincirde yer almaz ve kuşkusuz birbirlerinin en yakın akrabasıdırlar.

Nitekim, anti-feminist edebiyat kuramcılarından biri olan Camile Paglia, uygarlık ve kadını şöyle bağdaştırır:

“Üstü açık bir yük vagonundan kocaman bir vinç. Gördüğümde, sanki kilisede bir törendeymisim gibi huşu ve saygıyla duraklarım. O nasıl bir tasarim gücü: O ne görkem: bu vagonlar bizi anıtsal mimarinin ilk olarak hayal edildiği ve hayata geçirildiği yere, eski Mısır’a bağliyor. Uygarlık kadınların ellerine bırakılmiş olsaydı, hala sazdan kulübelerde yaşıyor olacaktık.” (1)

Uygarliğın “zaferler”i ve kadınların bunlara ilgisizliği. Bazılarımız için “sazdan kulübeler”, baskının ve yıkımın şekillendirdiği o yanliş yolu seçmemiş olmayı simgeliyor. Teknolojik uygarlığin ölüm dürtüsünün küresel çapta oldugunu, her yere bulastığını göz önünde bulundurdugumuzda, keske hala sazda kulübelerde yasiyor olsaydik.

Egemen model, kadinlarin ve doganin degerini evrensel boyutta en aza indirdi. Bunun neyi sekillendirdigini kim göremiyor? Ursula Le Guin, Paglia’nin ikisini de reddediyor olmasini saglikli bir sekilde düzeltiyor:

“Uygar Erkek söyle der: Kendi olan benim, Efendi benim, geri kalan her sey ötekidir- disaridadir, asagidadir, alttadir, itaat edendir. Ben sahip olurum, ben kullanirim, ben sorgularim, ben faydalanirim, ben kontrol ederim. Önemli olan benim yaptigimdir. Benim ne istedigim tek nedendir. Ben benim, gerisi benim uygun gördügüm sekilde kullanilacak olan kadinlar ve el degmemis vahsi arazidir.” (2)

süphesiz, ilk uygarliklarin anaerkil olduguna inanan pek çok insan var. Ama hiçbir antropolog ya da arkeolog, ki içlerinde feministler de var, bu tür toplumlarin var olduguna dair bulguya ulasamadi. Sherry Ortner, “Birakin anaerkil olmayi, tam anlamiyla esitlikçi bir kültür arayisi sonuçsuz kalmistir” (3) hükmüne varmistir.

Oysa, erkek tarafindan belirlenen kültür, içinden çikilmaz bir hal almadan ve evrensel olmadan önce, kadinlarin erkeklere daha az tabi oldugu uzun bir zaman dilimi de vardi. 1970’lerden bu yana, Adrienne Zihlman, Nancy Taner ve Frances Dahlberg (4) gibi antropologlar, daha önce odaklanilan noktayi ya da söyle diyelim, “Avci Erkek”in karsisina “Toplayici Kadin”i koyan tarih öncesine ait bir kliseyi düzeltmislerdir. Burada kilit nokta; genel olarak ortalamaya bakildiginda, tarim öncesi göçebe toplumlarin yiyeceklerin %80’ini toplayicilik, %20’sini ise avcilikla karsiliyor olmasidir. Avcilik-toplayicilik arasindaki ayrimi abartmak ve kayda deger ölçüde toplulukta kadinin avcilik, erkegin toplayicilik yapmis olmasini görmezden gelmek mümkündür.(5)

Ancak, toplayici toplumlarda kadinlarin özerk olmasinin altinda yatan temel neden, besin için gerekli kaynaklarin, kendi faaliyet alanlari içinde hem erkekler hem kadinlar için ulasilabilir olmasiydi.

Avci-toplayici ya da toplayici toplumlarin, ana hatlariyla esitlikçi bir kültürel yapilarinin olmasi baglaminda; Eleanor Leacock, Patricia Draper ve Mina Caulfield gibi antropologlar, kadin ve erkek arasindaki iliskiyi ekseriyetle esitlikçi olarak tanimladilar. (6) böyle durumlarda, yani bir seyi temin eden kimsenin ayni zamanda onu paylastirdigi, gerekli yiyecegin %80’ini kadinlarin temin ettigi durumlarda; göçebe toplumun nereye gidecegine, nerede konaklayacagina karar veren çogunlukla kadinlardir. Ayni sekilde, tarim öncesi toplumlarin kullandigi tas aletleri hem kadinlarin hem erkeklerin yaptigina dair bulgular da var. (7)

Anasoylu hanelerin temel alindigi Pueblo, Iroquois, Crow ya da öteki yerli amerikan topluluklarinda, kadinlar bir evlilik iliskisini herhangi bir zamanda sona erdirebilirler. Bunlarin ötesinde, göçebe toplumdaki kadin ve erkekler özgürce - ve gayet barisçil bir biçimde – istedikleri topluluga girip çikabilirler ya da istedikleri iliskiyi baslatip sona erdirebilirlerdi. (8) Rosalind Miles’in belirttigi gibi, erkekler, kadinlarin emegine hükmedip faydalanmadiklari gibi “kadinlarin bedenini, çocuklari ya çok az kontrol ediyorlar ya da hiç etmiyorlar; bekareti ve iffeti fetislestirmiyor, kadinlarin cinsel ayrikligi olmasi gerektigi talebinde bulunmuyorlardi.” (9) Zubeeda Banu Quraishy ‘de Afrika’dan bir örnek gösteriyor “Mbuti toplumsal cinsiyet iliskilerinin ayirt edici özelligi uyum ve dayanismaydi.” (10)

Yine de insan düsünmeden edemiyor, durum gerçekten hiç böyle umut verici olmus muydu? Görünüse göre evrensel bir boyuta varan, biçimi farklilar gösterse de özü ayni kalan kadinin degersizlestirilmesi durumunda, baska türlüsünün nasil ve ne zaman yasandigi sorunu. Toplumsal varolusta, toplumsal cinsiyete dayanan temel bir bölünme ve b bölünmeden açikça görülen bir hiyerarsi var. Felsefeci Jane Flax’a göre tüm köklesmis ikilikler, bunlarin içinde özne-nesne, akil-beden ikilikleri de var, toplumsal cinsiyetteki ihtilafin yansimalaridir. (11)

Toplumsal cinsiyet, cinsiyetlerin arasinda var olan dogal/fizyolojik ayrim gibi degildir. Toplumsal cinsiyet, kültürel bir siniflandirma, çok büyük bir öneme sahip tek kültürel biçim olabilecek cinsiyete dayali isbölümü temelinde var olan bir derecelendirmedir. Toplumsal cinsiyete dayali isbölümü temelinde var olan bir derecelendirmedir. Toplumsal cinsiyet, esitsizligi ve tahakkümü yaratiyor ve mesrulastiriyorsa, sorgulanacak daha önemli ne olabilir? Öyleyse, kökler ve gelecegimiz söz konusu oldugunda toplumsal cinsiyetin olmadigi bir insanlik tartismasi kendini ortaya koyuyor.

İsbölümünün, evcillestirmeye ve uygarliga öncülük ettigini, günümüzde ise tahakkümü küresel çapta bir sistem olarak yürüttügünü biliyoruz. Yapay bir biçimde kabul ettirilen isbölümünün, toplumsal cinsiyetin ortaya çikis sekli ve onu olusturan biçim oldugu da ayrica ortaya çikiyor.

Yiyecegin paylasilmasi, uzun bir süre boyunca toplayiciliga dayanan hayat tarzinin ayirt edici niteligi olarak kabul edildi. Uygarligin yalitilmis ve içine kapanmis aile yasantisina karsi olarak, bugün sayica çok az da olsalar bazi avci-toplayici toplumlarda hala görülen, çocuklarin bakimi konusundaki sorumlulugu paylasmak da, bu niteliklerden biriydi. Ailenin ebedi bir kurum olmadigini düsünebiliyorsak, benzer bir sekilde insanin evriminde sadece kadinin annelik rolünü üstlenmesi de kaçinilmaz degildir. (12)

Toplum, isbölümüyle bir bütün haline gelir, aile de cinsiyete dayanan bir isbölümüyle. Bütünlesme ihtiyaci bir gerilimin, birlik beraberlik için temel olusturma arayisindaki bir ayrismanin ipuçlarini tasir. Bu anlamda Testart haklidir: “Akrabaligin dogasinda olan hiyerarsidir.” (13) İsbölümünün temelinde yer almalari nedeniyle, akrabalik iliskileri üretim iliskileri haline gelir. Cucchiari’nin isaret ettigi gibi, “Toplumsal cinsiyet, akrabaligin dogasinda vardir, onsuz var olamaz.” (14) tam da bu alanda, doganin oldugu kadar kadinin üzerinde uygulanan tahakkümün kökeni incelenebilir.

Göçebe toplumlardaki toplayici topluluklarda uzmanlasmis roller önemini yitirirken, esitsizlik ve gücün türevleri dogrultusunda gelisen akrabalik yapilari, iliskilerin altyapisini biçimlendiriyordu. Kadinla,r karakteristik olarak, çocuk bakimini üstlendikleri rolle hareketsiz kilindi; toplumsal cinsiyetin varsayilan gerekliliklerin ötesinde, bu kalibin sinirlari daha sonra iyice keskinlesti. Toplumsal cinsiyet temelli ayrim ve isbölümü asagi yukari Orta Paleolitik çagdan Üst Paleolitik çaga geçiste ortaya çikti. (15)

Toplumsal cinsiyet ve akrabalik sistemi, içlerinde yer alan biyolojik özneleri karsisina alan, hatta onlarin üzerine kurulan kültürel yapilardir, Juliet Mitchell’in ifadesiyle “her seyin ötesinde, davranisin sembolik örgütlenmesi.” (16) aslinda toplumsal cinsiyetin sekillendirdigi toplumun, “çok keskin bir biçimde ikiye bölünmüs evreni sembolik olarak bir araya getirme”nin (17) gerektirdigi gibi sembolik kültürün kendisine bakmak daha açiklayici olacaktir. Önce hangisi vardi sorusu ortaya atilir ve cevabini bulmak zordur. Oysa, temel dayanagi cinsiyete dayali isbölümü olan toplumsal cinsiyetin açikça ortaya çikisina kadar sembolik faaliyetlere (örnegin magara resimleri) dair bulgularin olmadigi çok açiktir. (18)

Üst Paleolitik çaga kadar, evcillestirme ve medeniyetin Neolitik Devrimi’nin hemen öncesindeki dönem, cinsiyet devrimi zaferini ilan etti. Yaklasik 35000 yil önce, eril ve disil semboller ilk magara resimlerinde vardi. Toplumsal cinsiyet bilinci, ikiliklerin kusatici birligi, bölünmüs toplumun kuruntusu olarak ortaya çikar. Bu yeni kutuplasmada, hareket toplumsal cinsiyetle iliskili, toplumsal cinsiyetle iliskili,, toplumsal cinsiyet tarafindan tanimli hale gelir. Avcinin rolü, örnegin, erkeklerle birlige, bu birligin arzu edilen davranislar olarak erkek cinsiyetiyle ilgili gereklerine dogru gelisir.

Grubun yiyecek aramak ve çocuk yetistirmek için müsterek sorumlulugu gibi daha bölünmez ve genellesmis olanlar, cinsel kiskançligin ve mülkiyetçiligin ortaya çiktigi ayrilmis alanlar haline geldi. Ayni zamanda, sembolik ayri bir alan ya da gerçeklik olarak ortaya çikti. Bu, ritüelde ve pratiginde yer aldigi kadar sanatin içeriginde de ortaya çikar. Günümüzden uzak geçmisi tahmin etmek tehlikelidir, yine de var olan endüstrilesmemis toplumlar buna isik tutabilirler. Papua Yeni Gine’li Bimin Kushusmin’ler, örnegin, eril-disil ayrimini temel ve tanimlayici olarak yasarlar. Finiik denilen eril “öz”, sadece güçlü, savasçi özellikleri degil, ritüel ve denetimle ilgili özellikleri de gösterir. Khaapkhabuurien ya da disil “öz” vahsi ve tenseldir, ritüelden bihaberdir. (19) Benzer sekilde, kuzeybati Sibiryali Mansiler, kadinlarin ritüel pratiklere katilimlarina sinirlamalar getirirler. (20) göçebe toplumlarinda, ritüelin varligi yada yoklugunun kadinin boyun egmesi sorusunda hayati oldugunu söylemek abarti sayilmaz. (21) Gayle Rubin söyle bitirir: “kadinlarin dünya tarihindeki yenilgisi kültürün kökenleriyle meydana geldi ve kültürün ön kosuludur”. (22)

Sembolik kültürün ve toplumsal cinsiyetin sekillendirdigi yasamin eszamanli yükselisi tesadüf degildir. Her biri, ayrilmamis, hiyerarsik olmayan yasamdan temel farkliliklar içerir. Gelismelerinin ve genislemelerinin mantigi cisimlestikleri gerilim ve esitsizliklere tepkidir; ikisi de diyalektik olarak ilk yapay isbölümüne baglidir.

Cinsiyet/sembolik degisimin tepesinde, görece olarak, tarima ve medeniyete dogru baska bir Büyük İleri Siçrama oldu. Bu, önceki iki milyon yillik tahakküm uygulamayan zekayi ve dogayla yakinligi hükümsüz kilarak, nihai “doganin üzerine çikma”dir. Bu degisim, isbölümünün pekismesi ve yogunlasmasi olarak beliryecidir. Meillasoux bunun baslangicini bize hatirlatir:

“Doganin içinde hiçbir sey cinsiyete dayali isbölümü veya evlilik, kari-kocalik yada evlatlik gibi kurumlar oldugunu anlatmaz. Bunlarin hepsi kadinlara zorla kabul ettirilmistir, bu yüzden hepsi, açiklama olarak kullanilmayan, açiklanmasi gereken, medeniyetin gerçekleridir.” (23)

Kelkar ve Nathan, örnegin, bati Hindistan’daki çiftçilerle karsilastirildiginda, avci-toplayicilar arasinda, çok fazla toplumsal cinsiyet özelligi bulamadilar. (24) Yiyecek toplamadan yiyecek üretimine geçis, her yerdeki toplumlar arasinda benzer radikal degisimler getirdi. Günümüze yakin bir örnegi aktarmak ögreticidir, Güneybati Amerikali Muskogee halki, evcillestirilmemis ormanin gerçek degerini sürdürdüler: sömürgeci uygarlar, bu tutuma Muskogee anasoycu gelenegini babasoycu iliskilerle degistirerek saldirdilar. (25)

Vahsinin kültürele dönüsümünün yeri evdir çünkü kadinlar giderek bunun ufuklariyla sinirlandirildilar. Evcillestirme burada temellendi (etimolojik olarak da, Latince domus’tan ya da evden): agir ve sikici is, yiyecek aramadan daha az güç, birçok çocuk ve erkeklerden daha az yasam süresi, kadinlar için tarimsal varolusun özellikleri arasindadir. (26)

Burada farkli bir ikililik ortaya çikar, birçogu için, birçok nesil için var olmayan is ve is olmayan arasindaki fark. Toplumsal cinsiyete dayali üretim alanlari ve bunlarin sürekli genislemesiyle, kültürümüzün ve düsünce tarzimizin ileri temelleri olustu.

Tamamen pasifize edilmemisse sinirlandirilmis olan kadinlar pasif olarak tanimlanir. Doga gibi, üretmek için yapilmis bir sey olarak degere sahiptir, dölleme ve harekete geçmeyi kendi disindan bekler. Kadinlar, küçük, hareketli anarsik gruplardaki özerklik ve göreceli esitlikten, büyük, karmasik, hükümetli yerlesimlerdeki kontrollü statülerine dogru hareketi yasadilar.

Mitoloji ve din, bölünmüs toplumun bedelleri, kadinlarin indirgenmis durumunu dogrular. Homeros’un Yunanistan’inda, nadasa birakilmis toprak (tahil kültürüyle evcillestirilmemis) disil kabul edilir, Kalypso’nun, Kirke’nin evi, Odisseyus’u medeniyetin islerini birakmasi için bastan çikaran Sirenler. Toprak ve kadin, yine tahakkümün özneleridir. Fakat bu emperyalizm, Prometheus ve Sisyphu’un hikayelerinde evcillestirme ve teknolojiyle baglantili cezalardaki gibi suçlu vicdanin izlerine ihanet eder.

Tarim projesi, Demeter’in hikayelerindeki irza geçme olaylari gibi, (bazi alanlarda digerlerinden daha fazla olmak üzere) tecavüz olarak hissedildi. Zamanla kayiplar arttikça, Yunan mitinin büyük anne-kiz iliskileri – örn. Demeter-Kore, Klytemnestra-Iphegenia, Jocasta-Antigone – yok olur.

İncil’in ilk kitabi Yaratilis’ta, kadin erkegin bedeninden dogar. Cennet’ten Kovulus, avci-toplayici hayatin ölümünü, tarima ve agir ise kovulmayi temsil eder. Kovulus’un suçunu tasiyan Havva, tabii ki, sorumlu tutulmustur. (27) Tamamen ironi olarak, Bahçe miti gerçekte senaryosunun ana kurbanini suçlarken, bu evcillestirmede doga ve kadin korkusu ve reddi vardir.

Tarim, cinsiyet olusumu ve gelisimiyle ne basladiysa bunlari tamamlayan bir zaferdir. Bereketin mihenk tasina baglanan Tanriça figürünün varligina ragmen, genelde Neolitik kültür erkeklikle ilgilidir. Bu erkekçiligin duygusal boyutlarindan, Cauvin’in göz önüne aldigi gibi, hayvanlarin evcillestirilmesi öncelikle bir erkek girisimidir. (28)

Mesafe koyma ve iktidar vurgusu, simdiye kadar bizimleydi; sinir gelisimi, örnegin, erkek enerjisinin kadin dogasini baski altina almasi, bir sinirdan sonra digeri. Bu yörünge, ezici boyutlara ulasti ve her yerde birden bulunan teknolojiyle ilgili yükümlülüklerimizden kaçamayacagimiz her tarafta bize anlatiliyor. Fakat, ataerkillik de her yerde, ve bir kere daha doganin degersizliginden bahsetme cüretinde bulunuyor. Bereker versin ki, “çogu feminist” diyor Carol Stabile, “teknolojinin reddi esasinda ataerkilligin reddiyle özdestir” i savunuyor. (29)

Bedenden ve onun toplumsal cinsiyetle sekillenmis boyun egme tarihinden sanal ve cyborg bir kaçisi konumlandiran teknolojik girisimin bir kismini savunan baska feministler de var. Fakat, bu kaçis aldaticidir, ataerkilligi olusturan baskici kurumlarin tüm maiyetini ve mantigini unutmaktir. Bu bedensizlestirilmis ileri teknoloji gelecegi ayni yikici sürecin daha fazlasi olabilir.

Freud, toplumsal cinsiyetle sekillenmis özne olarak bir kisinin yerini almayi kültürel ve psikolojik olarak temel aldi. Fakat onun teorileri zaten varolan cinsiyetlestirilmis öznelligi farz eder ve birçok soru ortaya atar. İktidar iliskilerinin ifadesi olarak toplumsal cinsiyet ve bu dünya biseksüel yaratiklar olarak gelisimiz gibi çesitli düsünceler ele alinmadan kalmistir.

Carla Freeman, “Yerel: Disil gibi Küresel: Eril midir? Küresellesmenin Cinsiyetini Yeniden Düsünmek” makalesinde yerinde bir soru sorar. (30)

Modernitenin genel krizinin kökeninde toplumsal cinsiyetin dayatilmasi vardir. Ayrim ve esitsizlik, sembolik kültürün ortaya çiktigi dönemde burada baslar, çok geçmeden evcillestirme ve medeniyet gibi nihai halini alir: ataerkillik. Toplumsal cinsiyetin hiyerarsisi sinif sisteminden ve küresellesmeden daha fazla islah edilemez. Radikal bir kadin özgürlesme hareketi olmadan, her yerde korkunç bir çan çalan ölümcül hile ve sakatlanmaya mahkumuz. Kökten bir toplumsal cinsiyetsizligin bütünlügü kurtulusumuz için reçete olabilir.



Dipnotlar:

1 Camille Paglia, Sexual Personale: Art and Decadence from Nefertiti to Emily Dickinson (Yale Univercity Pres: New Haven, 1990), s. 38.

2 Ursula Le Guin, “Women/Widness,” Judith Plant, ed., Healing the Wounds (new Society: Philadelphia, 1989), s. 45.

3 Sherry B. Ortner, Making Gender: the Politics and Erotics of Culture (Beacon Pres: Boston, 1996), s. 24. Ayrica bknz. Cynthia Eller, The Myth of Matriarchal Prehistory: Why an Invented Past Won’t Give Women a Future (Beacon Pres: Boston, 2000)

4 Örnegin Adrienne L. Zihlman ve Nancy Taner, “Gathering and Hominid Adaptation,” Lionel Tiger and Heather Fowler, ed., Female Hierarchies (Beresford: Chicago, 1978); Adrienne L. Zihlman, “Women in Evolution,” Signs 4 (1978); Frances Dahlberg, Woman the Gatherer (Yale Univercity Pres: New Haven, 1981); Elizabeth Fisher, Woman’s Creation: Sexual Evolution and the Shaping of Society (Anchor/Doubleday: Garden City NY, 1979).

5 James Steele ve Stephan Shennan, ed., The Archaeology of Human Ancestry (Routledge: New York, 1995), s. 349. Ayrica, M. Kay Martin ve Barbara Voorhies, Female of the Species (Columbia University Pres: New York, 1975), s.210-211

6 Leacock, var olan bu tür toplumlarda her türlü erkek egemenliginin, sömürgeci egemenliginin etkileri oldugunu savunanlar arasinda en israrci olanidir. Bknz. Eleanor Burke Leacock, “Women’s Status in Egalitarian Society,” Current Anthropology 19 (1978); Myths of Male Dominance (Monthly Review Pres: New York, 1981). Ayrica bknz. S. Ve G. Cafferty, “Powerful Women and the Myth of Male Dominance in Aztec Society,” Archaeology from Cambridge 7 )1988).

7 Koan Gero ve Margaret W. Conkey, ed., Engenderin Archaeology (Blackwell: Cambridge MA, 1991); C.F.M. Bird, “Woman the Toolmaker,” Women in Archaeology (Research School of Pacific and Asian Studies: Canberra, 1993).

8 Claude Meillasoux, Maidens, Meal and Money (Cambridge University Pres: Cambridge, 1981), s. 16

9 Rosalind Miles, The Women’s History of the World (Michael Joseph: London, 1986), s. 16

10 Zubeeda Banu Quraishy, “Gender Politics in the Socio-Economic Organization of Contemporary Foragers,” Ian Keen ve Takako Yamada, ed., Identity and Gender in Hunting and Gatherin Societies (National Museum of Ethnology: Osaka, 2000), s. 196

11 Jane Flax, “Political Philosophy and the Patriarchal Unconscious,” Sandra Harding ve Merrill B. Hintikka, ed., Discovering Reality (Riedel : Dortrecht, 1983), s. 269-270

12 bknz. Patricia Eliot, From Mastery to Analysis: Theories of Gender in Psychoanalytic Feminism (Cornell University Pres: Ithaca, 1991), s. 105

13 Alain Testart, “Aboriginal Social Inequality and Reciprocity,” Occeania 60 (1989), s.5

14 Salvatore Cucchiari, “The Gender Revolution and the Transition from Bisexual Horde tp Patrilocal Band,” Sherry B. Ortner ve Harriet Whitehead, ed., Sexual Meanings: The Cultural Construction of Gender and Sexuality (Cambridge University Pres: Cambridge UK, 1984), s.36. Bu makalenin çok büyük bir önemi vardir.

15 Olga Soffer, “Social Transfformations at the Middle to Upper Palelithic Transition,” Günter Brauer ve Fred H. Smith, ed., Replacement: Controversies in Homo Sapiens Evolution (A.A. Balkema: Rotterdam 1992), s. 254

16 Juliet Mitchell, Women: The Longest Revolution (Virago Pres: London, 1984), s. 83

17 Cucchiari, a.g.e., s. 62

18 Robert Briffault, he Mothers: the Matriarchal Theory of Social Origins (Macmillan: New York, 1931), s.159

19 Theodore Lidz ve Ruth Williams Lidz, Oedipus in the Stone Age (International Universities Pres: Madison CT, 1988), s. 123

20 Elena G. Fedorova, “The Role of Women in Mansi Society,” Peter p. Schweitzer, Megan Biesele ve Robert K. Hitchhock, ed., Hunters and Gatherers in the Modern World (Berghahn Boks: New York, 2000), s. 396

21 Steven Harral, Human Families (Westview Pres: Boulder CO, 1997), s. 89. “Toplayici toplumlarda ritüel ve esitsizlik arasindaki baglantinin örnekleri yaygindir.” Diyen Stephan Shennan, “Social Inequality and The Transmission of Cultural Traditions in Forager Societies,” Steele ve Shennan, a.g.e., s. 369

22 Gayle Rubin, “The Traffic in Women,” Toward an Anthropology of Women (Monthly Review Pres: New York, 1979), s.176

23 Meillasoux, s.20-21

24 Indra Mushi’nin alinti yaptigi, “Women and Forest: AStudy of the Warlis of Western India,” Govind Kelkar, Dev Nathan ve Pierre Walter, ed. Gender Relations in Forest Societies in Asia: Patriarchy at Odds kitabinda (Sage: New Delhi, 2003), s.268

25 Joel W. Martin, Sacred Revolt: The Muskogees’ Struggle for a New World (Beacon Pres: Boston, 1991), s.99,143

26 Kuzey Amerika’nin evcillestirmeye katkilarindan biri olan misir üretiminin, “kadinlarin isi ve sagligi üzerinde büyük etkileri oldu”. Kadinlarin statüsü Avrupa’yla ilk temas zamanlarinda “ (simdiki) Dogu ABD’nin çogu bahçivan toplumlarinda kesinlikle erkeklerin statüsüne bagliydi”. Referans Karen Olsen Bruhns ve Karen E. Stothert, Women in Ancient America (Univrsity og Oklahoma Pres: Norman, 1999) kitabindan, s.88. Ayrica, örnegin, Mary Ellen Mabeck, Alison Galloway ve Adrienne Zihlman, ed., The Evolving Female (Princeton University Pres: Princeton, 1997 içinde Gilda A. Morelli, “Growing Up Female in a Farmer Community and a Forager Community” : “Genç Efe [Zaire] yiyecek arayan çocuklar erkek ve kadinlar arasindaki iliskiden daha özgürlükçü oldugu bir toplumda yetisiyorlar.” (s.219) Ayrica bknz. C. Panter-Brick ve C.M. Worthman, ed., Hormones, Health, and Behavior (Cambridge Univercity Pres: Cambridge, 1999) içinde Catherine Panter-bRick ve Tessa M. Pollard, “Work and Hormonal Variation in Subsistence and Industrial Contexts,” tarim yapan kadinlarla yiyecek toplayan kadinlar arasinda erkeklerle karsilastirildiginda ne kadar çok is yapildigi bakimindan.

27 Papua Yeni Gine’li Etoro halkinin benzer bir miti vardir, burada avcilik kahramanliklariyla bilinen Nowali Etoros’un iyi durumdan düsüsünün sorumlulugunu üstlenir. Raymond C. Kelly, Constructing Inequality (Univercity of Michigan Pres: Ann Arbor, 1993), s.524

28 Jacques Cauvin, The Birth of the Gods and the Origins of Nature (Cambridge University Pres: Cambridge, 2000), s. 133

29 Carol A. Stabile, Feminism and the Technological Fix (Manchester University Pres: Manchester, 1994),s. 5

30 Carol Freeman, “Is Local: Global as Feminine:Masculine? Rethinking the gender of Globalization,” Signs 26 (2001)

John Zerzan

Çarşamba, Eylül 06, 2006

Kleptomanik Düşler

Rutubet kokulu soğuk evde, cam kenarındaki iskemlesinde oturuyordu yaşlı adam. Öylece, kıpırtısız dışarı bakıyordu. Merak etti ve gitti yaşlı adamın yanına. Çöktü sandalyesinin kenarına birşeyler söyler umuduyla. An sekmedi ki konuşmaya başladı yaşlı adam:
- Bir kentten sokaklarını istedim verdi. Bir ağaç yaprağını, bir gün güneşini verdi bana. Sonra düşündüm: "Arsızlık bu! Artık isteyemem hiç kimseden hiç birşeyini, çalmalıyım artık onurumla"
Sonra ilk hırsızlığımı yaptım; bir kadının kokusunu çaldım ve sonra bir çocuğun ellerini. Hoşuma gitmişti çalmak ve böylesi yaşamak. Artık istediğim herşeyi çalıyor, kendime ekliyor, ve asla geri vermiyordum. Bir gün bir balığın pulunu, diğer gün bir çiçeğin rengini...
Doymadım asla. Yetmedi çaldıklarım bana. Kimi benliğimi doldurmazken kimi taşıyordu çünkü. Sonuçta hiçbiri yakışmamıştı ruhuma...
Şimdi oturup şu pencereden; kuru bir otun ince sapını, yaprağın rüzgarda titreyişini, kargaların siyahlığını izliyorum bütün gün. Herşeyin "kendine ait" haliyle güzelliğini keşfediyorum defalarca. Yaşamımın sonunda; bir karganın titreyişi, bir yaprağın sapı, bir otun siyahlığı değil; herşeyin yerli yerinde; olduğu gibi oluşu bana huzur veren...
Sustu yaşlı adam. Yine dışarıyı seyretmeye daldı. Kalktı iskemlenin yanından ve onu orada öylece bıraktı. Dışarı çıktı. Yaşlı adamın söylediklerini düşünüyordu.
Yaşlı adam ona çaldıklarını mı anlatmıştı; yoksa çalınmış -kendine ait olamayan- hayatını mı?....


Anarres



Pazartesi, Eylül 04, 2006

Yaşamınızı Geri Çalın

Ekonomi – yaşamın üzerinde hayatta kalmanın tahakküm altına alınması—tüm diğer tahakküm biçimlerinin sürdürülmesi için esastır. Kıtlık tehdidi olmadan, insanları gündelik çalışma ve maaş rutinine itaat etmeye mecbur etmek zor olurdu. Bizler ekonomikleştirilmiş bir dünyada doğduk. Mülkiyetin sosyal kurumu kıtlığı gündelik bir tehdit haline getirdi. İster özel isterse komünal olsun mülkiyet, birinin istediği veya ihtiyaç duyduğu şeyi basitçe almak yerine, genel olarak sadece ekonomik değişim biçiminde kabul edilmiş olan bir izin istemesinin beklendiği bir durumu yaratarak bireyi dünyadan uzaklaştırır. Bu şekilde, yoksulluğun farklı seviyeleri zengin için de dahil herkes için garanti edilmiş olur, çünkü sosyal mülkiyet kuralı altında birinin sahip olmaya müsaade edilmediği şey birinin sahip olmaya müsaade edildiği şeyin ötesine geçer. Yaşam üzerinde hayatta kalmanın tahakkümü sürdürülür.
Yaşamlarımızı kendi kendimize yaratma arzusunda olan bizler, toplumun sürdürülebilirliği için esas olan bu tahakkümün saldırmamız ve yıkmamız gereken bir düşman olduğunun farkındayız. Bu anlayışla, hırsızlık ve ev işgaline asi bir yaşam projesinin bir parçası olarak önem verilebilir. Refah programları, hayırsever yemeklerini yemek, çöplerden yemek ve dilenmek düzenli bir iş olmadan hayatta kalmamıza yardımcı olabilir, ama onlar ekonomiye hiçbir şekilde saldırmaz; aksine ekonominin içinde yer alırlar. Hırsızlık ve işgal etmek de hayatta kalma taktikleridirler. “Yuva hakkını” veya işgal evlerini yasallaştırmayı talep eden işgalciler, “işlerini” diğer işçiler gibi kıymetsiz eşyalarını biriktirmek için yürüten hırsızlar—bu insanların ekonomiyi yok etmek gibi bir niyetleri yoktur- onlar sadece malların adilce dağıtılmasını isterler. Fakat asi bir yaşamın parçası olarak işgal eden ve hırsızlık yapanlar bunu ekonomik mülkiyetin mantığını hiçe sayarak yaparlar. Kendi yaratmadıkları bir dünyanın taleplerine baş eğerek selamlamayı veya bu mantık tarafından empoze edilmiş kıtlığı kabul etmeyi reddeden, bu gibi asiler, imkan olduğunda herhangi birinden izin almadan arzu ettiklerini alırlar. Toplumun ekonomik kuralına meydan okuyarak, kendi dünyamızın bolluğunu geri alırız – ve bu bir ayaklanma elemidir. Sosyal kontrolü sürdürmek için, bireylerin yaşamlarının çalınması gerekiyor. Onların konumunda, bizler ekonomik olarak hayatta kalmayı, çalışmanın ve maaşın sıkıcı varoluşunu elde ettik.
Yaşamlarımızı geri alamayız ne de onlardan dilenemeyiz. Yaşamlarımız onları geri çaldığımızda sadece kendimizin olacaktır – ve bu izin almadan istediğimiz ne varsa almak anlamına gelir.

Feral Faun
Willfull Disobedience #2. sayıdan
Çeviri: Ramapithecus